2 Kasım 2017 Perşembe

Kültür atmosferi

Bu aralar kültür meselesine takmış durumdayım. Edebiyatın, şiirin, sanatın, yemenin, içmenin, oturmanın, kalkmanın, davranmanın ve yaşamının kültürüne...

Farkındayız ya da değiliz bilmiyorum ama sığ bir kültürün içerisinde hapsolmuş gibiyiz. Birimiz ötekine ötekimiz diğerine benzemeye başlamış..

Toplumsal yaratıcılık ölmüş.

en basitinden;

Kırmızı ışıkta durmuyor, otobüste sıra beklemiyor, yerlere çöp atıyoruz... İnsanlığı rahatsız eden küfürleri havada uçuşturuyoruz. Kendimiz gibi düşünmeyeneyse yan gözle bakıyoruz...

Bu durumda kabalık ve düşüncesizlik hali doğal olarak alıp başını gidiyor. Durdurabilene aşk olsun. 
Koşar adım ilerleyen bu süreç  olumsuz atmosfere doğru sürüklüyor. Kişi kendisinden başlattığı olumsuz hissi dalga dalga yaymaya başlıyor. 

Güne her gün yeniden ve bir kez daha başlayan sense, çevrende cereyan eden bu kötü atmosferden dolayı ister istemez etkileniyorsun. 

Bu sefer de başlıyorsun mırıldanmaya... bir süre sonra alışmaya... sonunda tepki vermemeye.... Benzemediklerine benzemeye.. 

****

Çıkış yolu arıyorsun.. Arayış seni bir kez daha o kasvetli atmosfer içerisine çekiyor. Çevren olumsuz havayı solumana yardımcı oluyor. İçinden çıkamazsın gibi geliyor.. hatta bu kültürün getirdiklerine boyun eğmeyi düşünürken... 

bir kez daha duruyorsun. düşünüyorsun.

Sonra,

İyiyi ve güzeli hayal ediyorsun. Yaşama dair bir anlam ediniyorsun. Kültür mirasının birikimine bakıyor ve gülümsüyorsun.

Birbirine benzeyen ve gittikçe kabalaşan ve çirkinleşenleri bir kenara koyuyorsun..

değişime önce kendinden başlaman gerektiğinin kanısına varıyorsun.

Olumsuzlukta olduğu gibi olumlulukta da dalga etkisi yaratılmasına kafa yoruyorsun.

Kültür ama nasılı detaylandırıyorsun.

Farklılıklarla bir arada yaşamanın zenginliğini ortaya çıkarmaya çalışıyorsun.. Ve biliyorsun ki.. böylesi daha mutluluk verici.

****

Soruyorum size olumlu bir kültür atmosferinde insanlara kendi gibi olmadığı için yan gözle bakılır mı? ya da kırmızı ışıkta geçilir mi? ya da otobüste sıra beklememezlik yapılır mı... peki yerlere çöp atılır mı ?....


14 Eylül 2017 Perşembe

Ne yazdım onu da unuttum

Sayfalar dolusu bir şey yazmıştım az önce ama beğenmedim ve hepsini sildim. Silmek de o kadar zor olmadı zaten.  Sağ olsun teknoloji diye bir şey var artık. 

Eskiden olsa saatlerce yaz falan sonra yazdıklarını sil diye uğraş... olacak şey değil. Gerçi onun da çözümü vardı. Ne yazdıysan sökerdin sayfayı tek tek parçalama keyfini yaşardın. Şimdilerde neyse ki ona da gerek yok. Uğraşacaksın ne gerek var enerjimi harcayayım. İşlem oldukça basit. Hepsini seç ve bir tıkla sil gitsin. 

Hayır, O kadar sildim ettim diyorum bir de bakıyorum bilgisayarımın başına geçmiş yeniden bir şeyler yazamaya koyulmuşum. Ne hikmet olduğunu bir türlü çözemedim. Yazmak şevki mi desem, manyaklığı mı.. Her neyse işte. Devamı geliveriyor. 

İşin ilginç taraflarından biri de yazdıklarımı unutmuş olmam. Az önce ne yazmıştım ve silmiştim hatırlamıyorum. Her şey silinene kadardı. Balık hafızalı olduğumu iddia etseniz o da değil. Buna balıklar gerçekten gülerler. 🐟

Teknoloji sayesinde unutkanlığım da hız kazanmış olabilir. Yazdıklarım kadar var oluşumu pekiştirirken, unuttuklarım kadar da varlığımdan pekişme hissediyorum sanki. 

Yaşam basit. Akış oldukça basit. Süreklilik en az onlar kadar. Unuttum dediğim ne vardı. Yazmalı mı? O zaman bu nasıl unutmak olur.







6 Eylül 2017 Çarşamba

Düşlerin cereyanı

Sıcak sımsıcak bir çay yaptım kendime yudum yudum içeyim de düşler atlasımda kaybolayım diye. Özene bözene yaptığım o çayı daha fazla yudumlayıp keyfine varabilmek için kocaman bir bardağa dolduruyorum. Ancak çay çok sıcak ve elimi yakıyor, dudaklarıma değdirmeye korkuyorum. En iyisi bir kenara koyup soğumasını beklemek. Hiç vakit kaybetmeden bardağı bir kenara koyuyor ve çayın üzerinde tüten dumanları seyre dalıyorum. Açık penceremden göğe doğru yıldızların yanına yolculuğa çıkıyorlar. Yolları uzun.. Yetişebilmek için koşuyorlar. Benim de payıma düşen el sallamak oluyor. Burada durup birden düşlerimin cereyan ettiğini fark ediyorum.  Düşler söz konusu olunca kendimi nedense durduramıyorum. Zamanın hızlılığından olsa gerek hakikate yetişebilmek kaygısıyla ben de bir süre sonra koşmayı hatta depar atmayı yeğleyenlerden oluyorum. 
Tüten dumanların ardından başımı göğe doğru kaldırdığım da yıldızların gülümseyişine tanık olunca bir kenarda öylece kalan bardağımı elime alıp o yakıcı sıcaklığı korkmadan yudumlamayı cesaret ediniyorum. Korku duvarını yıktığım an ne  çayın yakıcılığı ne de çayın sıcak olduğu düşünceleri kalıyor aklımda. Kalan yalnızca yıldızları yakalamak için vakit kaybetmeden koşar adım ilerleyen dumanların mutluluğu oluyor. Bilinmeyenleri bilinir kılmak istediklerinden. 
O sımsıcak çayın soğumasını bekleyip tüm zevki tatsız bir halde mahvetmektense ben de tıpkı dumanlar gibi koşar adım bardağıma sarılarak sıcaklığı benimsemeye çalışıyorum. Bir yudum alıyorum.. Bir yudum daha.. Göğe bakıyorum derken bir yudum daha... Bir yudum.. yudum.. yudum... Her yudumdan ayrı bir zevk almaya bakıyorum. Yıldızlar gülerken benim de yüzümde bir tebessüm... Düşler atlasımda neler vardı diye sorarsanız. Çayı yudumlayım derken yazamadım.  Çayın da  eninde sonunda biteceğini bildiğimden iyisimi bir kaç dakikalığına da olsa keyfi yaşamayı tercih ettim. Fakat şu bir gerçek ne zaman düşlerim cereyan etse kendimi durduramıyorum. 😉







13 Ağustos 2017 Pazar

Yolculuğa başlarken

Aklımın kıyısında hep bir uzun yolcuğa çıkmak vardı. Uçsuz bucaksız diyarlarda bilinmeyene doğru yol alıp.. bilinmeyenin duyumsattığı heyecan da kaybolarak.. 
***
Bu yolculuk nereden ve nasıl başlayacaktı emin olun bilmiyordum. Bildiğim tek şey uzaklara gitmekti. Öyle ki, her uzağa gidiş isteğim, biraz daha o uzakları kendime doğru yakınlaştırıyordu. Garip bir duygu tabi. Uzaklara gitmek isterken kendine yakınlaşmaya başlaman. 
***
Böylece, planlar oluşturmaya başladım yavaşça, fikirler aldım. Rota çizdim. Beğenmedim, oturdum, araştırdım ve yeniden, bir kez daha yeni rotalar belirledim. Bir kez daha, bir kez daha derken bu böyle sürüp gidiyordu.. Artık her yenisinde kendimi de sorgulamaya başlıyordum bir yandan; bundan sonra ki yaşam rotamın yolculuklar da olacağının bilinciyle... 
***
Uzaklar diyordum ya, işte o uzağa en uygun tanım, başlangıç için Kars oldu... İzmir'den yola çıkıp da yapılabilecek en uzak yolculuk olduğu için. Buna bir de tren yolculuğunu koyarsanız, uzaklara uzaklık katmış oluyordunuz. (zaman açısından)
***
Hoş tren yolculuklarının da kendine has bir özgünlüğü var kanımca, hele tek başınaysa bu yolculuk, manzaranın o derinliklerinde adeta yaşam seyrine dalıp gidiyorsun. Her gelip geçenin ardından, bir film şeridindeymişsin hissine kapılıyorsun.  
***
Bu yazdıklarımın hepsini yaşayabilmek için o uzun tren yolculuğunu seçtim. İzmir'den yola koyulup oraya ulaşmam yaklaşık olarak 30 saatimi alacaktı. Tren biletimi aldım. Çantamı hazırladım. Rotaları belirledim. Bütçemi planladım ve yola koyulmak için geri sayıma başladım. Derken,
***
Gelin önce, Kars'a gitmeden evvel, araştırmalar yaparken nelerle karşılaştım ona bir bakalım. 
***
Kars ile ilgili olarak hafızam da yer edinen en büyük şey, Orhan Pamuk'un "Kar" romanı. Uzun yıllar önce okuduğumda üzerinde epey bir düşünmüştüm. Olay örgüsü tamamen Kars'ta geçtiği ve tabi ki "Doğu Ekspresi" yolculuğu ayrıntılı olarak anlatıldığı için, benim açımdan oldukça ilgi çekiciydi. İçim de oraya gitme şevki, ta o zamandan belirmişti desem, hiç yanlış olmayacak..
Kar romanı aklımın bir köşesinde öylece dururken; araştırmalarım sırasında karşılaştığım belki de en etkilendiğim ve asla aklımdan çıkmayacak olan, konusu yine Kars'ta geçen bir film var. "Kosmos" Bir Reha Erdem yapıtı. Sanatsal yönü kuvvetli, olay örgüsü gayet başarılı oluşturulmuş filmin tüm sahneleri Kars sokaklarında geçiyor. Bu şehri yakından tanımamı sağlıyor. Keşfedilecek çok yön olduğunun heyecanına kapılıyorum. Film sahneleri aklımın bir köşesine kazınırken, kendimi orada hayal ediyorum ve geri sayım içerisinde kayboluyorum. (Hala izlemeyenleriniz var ise ne demek istediğimi daha iyi anlayabilmek için, bu filmi mutlaka izlemenizi salık veriyorum.) Bu film o kuru, sıkıcı, Kars şöyle bir yer, böyle bir yer diye tavsiyelerde bulunan tipik blog sitelerinden sıyrılmamı sağlıyor. Derinlemesine düşünebilmem için bir fırsat penceresi açıyor. Bir gezinin başlangıç rotasında mutluluk pınarı oluşturuyor. Uzaklar yakınıma geldikçe akıp giden zaman içerisinde hayaller kurmaya başlıyorum.
***
Kaşgarlı Mahmut'un eserinde Kars'ı "deve veya koyun yününden yapılan elbise veya karsak derisinden güzel kürk yapılan bir hayvan, bozkır tilkisi" olarak tanımlaması, ayrıca halis muhlis Türk ismi olarak yer alan nadir şehirlerimizden olması, gravyer peyniri ve eski kaşarları, kaz ciğeri, çıldır gölü, kafkas yöresine özgü oyunları, aşık atışmaları, ani harabeleri, Allahu Ekber dağlarında yatan şehitlerimiz araştırmaların genelinde karşıma çıkan ilk şeyler oluyor. Haliyle hepsini not alıyor ve gidilecek yerler listesine koyuyorum. Bu genel bilgiler sonrasında ayrıntılı olarak araştırmalarıma devam ediyordum.. Derken,
***
Zaman gelip de yolculuk için çattığında içimdeki heyecan biraz da tedirginliğe doğru evriliyordu. Tek başımaydım ve ülkenin bir ucuna gidecektim. Saatlerce yolculuk yapacak ve ne olacağını asla kestiremeyecektim. Anın getirdikleri ile yetinebilecektim sadece.. Sıkılacak mıydım? Başıma bir iş gelecek miydi? Nasıl insanlarla karşılaşacaktım. Sorular soruları peşi sıra getiriyordu. En sonunda tüm bunlardan kurtulmak için düşünmemeye karar veriyor ve Kosmos film sahnelerini aklıma getiriyordum. Bulacağım çok şey olduğunu biliyordum ve yalnızca bunu hayal etmeye çalışıyordum. Keyfim de çoktan yerine gelmeye başlamıştı zaten.
***
Yola çıkmadan evvel yıllardır uğrak yerim olan sahaf'tan bana eşlik etsinler diye kitaplar alıyorum. Derken,
***
İzmir'den otobüsle 7 saat süren yolculuğun ardından sabahın erken saatlerinde Ankara'ya varıyorum. Bu ilk durakta Başkent sokaklarına karışarak tek başınalığın getirdiği tedirginliği dağıtmak istiyorum. Hiç bir şeyin sanıldığı gibi olmadığını deneyimleyebilmek için.. Önce bir kaç şey atıştırıp, karnımı güzelce doyuruyorum. Buz gibi su alıyor sıcaklığı bastırmaya çalışıyorum. Şapkamı giydiğim gibi, telefonumdan müzikler açıyorum. Başlıyorum yürümeye, karanfil, konur sokaktan... Akşam 18.00'a kadar vaktim var ne de olsa. Bu da demek oluyor ki, yaklaşık 10 saatim var. İnsanların arasına karıştıkça, zamanı da düşünmüyorsun zaten. Sokaklar ve caddeler boyu yürürken, yıllar önce ilk kez geldiğim Ankara hatırıma geliyor. Ankara Üniversitesi - Siyasal Bilgileri kazanmak için yanıp tutuştuğum yıllar.. O zamanlarda da, Tandoğan'a çıkmıştım. Şimdi o ilk zamanlarda ki gelişimin ardından, bugüne yüzümde bir tebessümün oluştuğunu fark ediyordum.. Her ne kadar bu sokakları tek başıma arşınlamış olsam da tekrar geçtiğim güzergahlar uzaktan bir tanıdık yüz gibi geliyordu bana.. O uzaklığa yabancılık çekmiyordum ama yakınlaştıkça, hissediyordum değişenleri, farklılaşanları.. Derken,

Tren saati yaklaşıyordu. Garipsediğim bir boşluk hissinde. Yolculuğa işte şimdi başlayacaktım. Biletimi, çantamı, cüzdanımı, kimliğimi kontrol ediyorum. Saat 17.00 civarı yer Ankara garı. İnsanlar yavaştan gar'a gelmişler. Anlaşılıyordu. Kimisi, Sivas'a, kimisi Erzurum'a, kimisi de Yozgat'a gidiyordu. Hepimiz de aynı yolun yolcusuyduk en nihayetinde. Anadolu'nun dört bir köşesinden insanın olduğu bir holde içimde ki heyecan tavan yapmıştı. Sanırım en keyifli anlardan birindeydim. Ve ilk tanışıklığım. Sivaslı tesisatçı Hakan oluyor. Hiç bir şey dememiş olmama rağmen yöresinin şivesiyle geçmiş tren anılarını anlatıyordu. İtiraf etmek gerekir ki, oldukça da komikti. Telefonumun sarjı bitiyordu fark etti ve hemen kablosunu çıkartıp yardımcı olmaya çalıştı. Tabi bir yandan da susmayan şivesiyle anlatıyor da anlatıyordu. O anlattıkça içimde ki tedirginliğin dağıldığını fark etmiştim. Dakika bir gol bir misali gayet renkli sahneleri yaşıyordum.
Tesisatçı Hakan tam 17.00'dan 17.45'e dek hiç susmadı. Ben neredeyse konuşmadım. Neyse ki, bir başka Yozgatlı Memduh amca  sarj için geldi de, Hakan'dan rica ederken, ben de kaçamak yapma fırsatını yakaladım.  Gideceğim güzergaha göz gezdirdim. Kırıkkale- Kayseri-Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars. Her biri birbirinden farklı 6 şehir. 24 saat sürecek macera. Aklıma daki, Kar romanı, Kosmos filmi... Araştırıp not aldıklarım. Sırt çantamda ki kitaplarım ve bembeyaz sayfalarıyla yazmamı bekleyen defterim. Gözümün ucundalar hepsi. Yaklaşan vakti bekliyor.
***
Tren rayları yenileme çalışması olduğu için yolculuk Ankara'dan başlamayıp, Kırıkkale yakınlarında Irmak istasyonundan başlayacak. TCDD otobüsleri ile aktarılıyoruz. İçimde bir burukluk oluşuyor o an trene binişimizi 1 saat daha ertelediğimiz için.  Ama her geçen saniye yine de heyecanımı artırmaya yetiyordu. İçim içime sığmıyordu. Bir otobüs dolusu insanla aynı yöne gideceğiz. Tanımadığım ve daha önce hiç görmediklerimle. O sırada Brain ile tanışıyoruz. Dakika bir gol iki. İrlandalı. Tesadüf eseri yan yana gelmiştik. Tek misin? diye soruyorum. Ya sen diyor soruya soruyla karşılık vererek? tek'im diyorum sorusuna cevaben. Sonra başlıyoruz sohbete. Dünya gündeminden, Gezi rotalarına, İnsanlığa dair pek çok şeyi konuşuyoruz. İçimde yalnızlığın getirdiği tedirginliğin zerresi kalmıyor artık. Bu işten keyif almaya başlıyorum. Yolculuğun ilginç hikayelerle başladığının farkındaydım. Sivaslı tesisatçı Hakan, Yozgatlı Memduh, İrlandalı Brain ile birlikte...
Irmak'a ulaştığımız da trenimiz de hazırlıklarını yapıyordu. Kısa bir mola içerisindeydik. Henüz trene adım atmamıştık. Brain'ın yabancı olduğunu gören amcalar ve teyzeler, gülerek sarışın da oluşunun getirdiğiyle Rus mu diye soruyorlardı. Brain tüm bu sanılara gülerek cevap veriyordu.
***
Ve yolculuk saati geldiğinde kapılar açılıyor. İnsanlar tipik Anadolu refleksiyle kapılara doğru yığılıyor. Küçük bir karmaşanın ardından kompartımanıma doğru gelebiliyorum. Memurlar gayet güler yüzlü sağolsunlar yardımcı da oluyorlar. Kompartımanımı bulduğumda çantamı koyuyorum. Tren kalkmadan bir kaç fotoğraf çekmeliydim. İçim içime sığmıyor demiştim ya işte komple başım dertteydi artık. Bu sığamamayla napacaktım bilmiyordum.
Bir kaç kare yakaladıktan hemen sonra, trenin kalkış komutu veriliyor. Düdükler çalınıyor.. İstasyondan el sallayanları karşılıksız bırakmıyorum ben de sallıyorum. Ve Kars'a doğru yola koyuluyorum...




9 Ağustos 2017 Çarşamba

Sıradanlıktan sıyrılmak

Her gün insan kalabalığıyla dolu şehirlerin kaotik ortamında yitip giderken; sıradanlaşan ve birbirine benzeyen yaşamlarımızla farkında olmadan kendi benliğimizi de unutup gidiyoruz. Bu duruma zamanla alışıyor ve tepkisiz birer kitle topluluğuna selamla modern bireyler sürüsünü oluşturuyoruz. Doğaldır ki, ben kimim ? diye sormuyor., sonra da ne yapacağımızı? bilmiyor hale geliyoruz. Zaten kaos içerisinde yaşadığımız gerçekliği tüm çıplaklığıyla karşımızda dururken, bir de kendi benliğimizi unutup ona yabancılaştığımız da işin içerisinden toptan çıkamıyoruz.  Şehirler, insanlar,kültürler..hem tanıdık.. hem de yabancı.. geliyor. Anlayamıyorsunuz. Tadı tuzu olmayan bir yemek gibi. 
***
Bu durumdan sıyrılmak için insan ne yapabilir diye düşünüyorum. Bol bol okuyor ve üzerine araştırma yapıyorum. Mümkünse de yazmaya çalışıyorum. Bulduklarımı paylaşmak ve paylaştıklarımı zenginleştirebilmek için. Aklıma en uygun gelen düşünce yola çıkmak oluyor. Sırt çantamı alıp, rotası bile belli olmayan uzaklara doğru. Kitaplarımı yanımdan asla eksik etmeden. 
***
İnsanın kendini tanıması, çantasını sırtlandığı anda başlıyor biraz da. Rotayı zamana ve şartlara göre belirliyorsun. Seçimlerinde  alabildiğine özgürsün. Nereye gitmek istersen bir sonraki durağın orası oluyor. Karşına çıkanlarla yaşamı paylaşıyor ve koyu sohbetlere dalıyorsun. Ben kimim? diye sorgularken bir de karşılaştığın benliklerden ilham alıyorsun. En az senin kadar sorguladıkları için..
***
Gördüklerin, tanık oldukların ve yaşamına harmanladıkların seni çoğaltırken, benliğinin zenginleştiğini hissediyorsun ve ben kimim? sorusunu daha anlamlı sormaya başlıyorsun. Rotasız uzaklıklar benliğine yakınlaştıkça, anlam arayışına heyecan karışıyor böylece. Hayaller peşi sıra geliyor. Yaşamanın sıradanlıktan ve birbirine benzeyen sıkıcılığından sıyrılıp yavaş yavaş zevk almaya başladığını görüyorsun.
***
Bu yazı.. Tek başıma İzmir'den çıkıp, Kars'a dek gittiğim yolculuğun öncesinin yazısıdır.











27 Temmuz 2017 Perşembe

İnsanlık halleri

Hayat uzun bir yolculuk.. ucu bucağı belli olmayan; neyin, nereden ve nasıl geleceği bilinmeyen. Muamma derecesinde. Sırf bu yüzden bilinmezler arasında kaybolur insan. Arar. Durmadan. İlerler. belki. Bir adım.. bir adım daha.. derken..  adımlar birbirini kovalar. Bazen bilinmezler de heyecan verir. Bilinene doğru seyahat etmek inatçılığından..

Fakat, 

Aradığını bulduğu da şüphelidir insanın. Onca adım sonrası.. Boşa çekilen kürek misali de olabilir. 

İnsanlık halleri ne de olsa.. Yüzyıllardır sürüp gidiyor.. Evrim aşamaları, toplum dönüşümleri.. insanlığı dört bir yana savuruyor. 

Yine de arayış devam ederken,  dünya her gün yeniden dönmeye devam ediyor. Belki de arayış yolculuğunun en keyifli tarafı burada.. Yaşamak için yeni bir neden daha buluyorsun. Anlamlandırmaya çalışıyorsun. Bunun için mücadele veriyor ve kendini gerçekleştiriyorsun. 

Biliyorsun ki, bu yolculuğun devamında ne ilk ne de sonsun. yalnızca bir parçasın. Denizde kum, ormanda ağaç misali.. Uzunluğun derinliği bazen korkutur gibi olsa da üzerine üzerine yürüdükçe, korkunun sanıldığı gibi olmadığını keşfediyorsun. 

Sonra da, yolculuğun kıyılarını bulup içmeye değer noktalarda duraklıyorsun.

Ne zamanı düşünüyorsun ne de mekanı.. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Amacın çarpan etkisi

Procter and Gamble markasını küresel piyasalarda yer alanlar mutlaka biliyorlar. Bir de bu işle ilgilenenler var. Onlar da iyi kötü bir yerlerden duymuş, duyumsamışlardır diye tahmin ediyorum. Ne de olsa yaşamın ta kendisi olmayı başarmış bir markadan bahsediyoruz. (İstatistiklere göre)
***
Küresel bir organizasyonla,  marka vizyonu oluşturmak ve bunu sürdürmek hiç kolay olmadığı gibi ; dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürlere, inançlara, yaşam tarzlarına hitap etmek de takdire şayan bir durum doğrusu.
***
Bunun nasıl başarıldığı, neyin, nasıl planlandığı ve ardında kimlerin olduğu her zaman merak konusu olmuştur. Ki zaten böyle bir markanın yöneticisi ya da çalışanı da her zaman dikkatleri üzerine çekmiştir. 
***
Anlatacak, yazacak çok şeyleri olmuştur. Bir de bu kişiler işlerine bilimsel araştırmalarını da katınca, işin sistematiği açısından önemli çözümler karşımıza çıkmaya başlamaktadır. 
***
Türkiye'de marka yazınının ufkunu geliştirdiğini düşündüğüm Temel Aksoy, blog sayfasında, Procter and Gamble, pazarlama ceo'larından Jim Stengel'ın "GROW" adlı yapıtından bahsetmesiyle ben de düşünmeye başladım. 
***
Stengel, "GROW"da şirketin "bir amacı olursa" bunun sonucunu %400 daha verimli kar olarak geri alır diyor. Yapıtı henüz okumuş değilim. Ancak kitap listeme çoktan aldım bile. Temel Aksoy'da bu işin üzerine eğilince, düşüncelerim daha da derinleşti. 
***
Bir şirketin amacının olması gerçekten de, karlılıklara olumlu yansır mı? önce bunu düşünmek gerek. Sonra bir amacın bu kadar çarpan etkisi yaratabilmesi hangi şartlarda geçerlidir bunu tespit etmek gerek. 
*** 
Tabi amacın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği sorusu da var. Küresel vizyonla hareket edebilmek ve bunu yaşayabilmek de cabası. 
***
Peki bir soru daha, amacı olan bir şirket başarır. Bu sadece şirketler için mi vardır. 
*** 
Jim Stengel olur da Türkiye'ye gelirse soracağım ilk soru. Sizin en büyük amacınız nedir?