13 Ağustos 2017 Pazar

Yolculuğa başlarken

Aklımın kıyısında hep bir uzun yolcuğa çıkmak vardı. Uçsuz bucaksız diyarlarda bilinmeyene doğru yol alıp.. bilinmeyenin duyumsattığı heyecan da kaybolarak.. 
***
Bu yolculuk nereden ve nasıl başlayacaktı emin olun bilmiyordum. Bildiğim tek şey uzaklara gitmekti. Öyle ki, her uzağa gidiş isteğim, biraz daha o uzakları kendime doğru yakınlaştırıyordu. Garip bir duygu tabi. Uzaklara gitmek isterken kendine yakınlaşmaya başlaman. 
***
Böylece, planlar oluşturmaya başladım yavaşça, fikirler aldım. Rota çizdim. Beğenmedim, oturdum, araştırdım ve yeniden, bir kez daha yeni rotalar belirledim. Bir kez daha, bir kez daha derken bu böyle sürüp gidiyordu.. Artık her yenisinde kendimi de sorgulamaya başlıyordum bir yandan; bundan sonra ki yaşam rotamın yolculuklar da olacağının bilinciyle... 
***
Uzaklar diyordum ya, işte o uzağa en uygun tanım, başlangıç için Kars oldu... İzmir'den yola çıkıp da yapılabilecek en uzak yolculuk olduğu için. Buna bir de tren yolculuğunu koyarsanız, uzaklara uzaklık katmış oluyordunuz. (zaman açısından)
***
Hoş tren yolculuklarının da kendine has bir özgünlüğü var kanımca, hele tek başınaysa bu yolculuk, manzaranın o derinliklerinde adeta yaşam seyrine dalıp gidiyorsun. Her gelip geçenin ardından, bir film şeridindeymişsin hissine kapılıyorsun.  
***
Bu yazdıklarımın hepsini yaşayabilmek için o uzun tren yolculuğunu seçtim. İzmir'den yola koyulup oraya ulaşmam yaklaşık olarak 30 saatimi alacaktı. Tren biletimi aldım. Çantamı hazırladım. Rotaları belirledim. Bütçemi planladım ve yola koyulmak için geri sayıma başladım. Derken,
***
Gelin önce, Kars'a gitmeden evvel, araştırmalar yaparken nelerle karşılaştım ona bir bakalım. 
***
Kars ile ilgili olarak hafızam da yer edinen en büyük şey, Orhan Pamuk'un "Kar" romanı. Uzun yıllar önce okuduğumda üzerinde epey bir düşünmüştüm. Olay örgüsü tamamen Kars'ta geçtiği ve tabi ki "Doğu Ekspresi" yolculuğu ayrıntılı olarak anlatıldığı için, benim açımdan oldukça ilgi çekiciydi. İçim de oraya gitme şevki, ta o zamandan belirmişti desem, hiç yanlış olmayacak..
Kar romanı aklımın bir köşesinde öylece dururken; araştırmalarım sırasında karşılaştığım belki de en etkilendiğim ve asla aklımdan çıkmayacak olan, konusu yine Kars'ta geçen bir film var. "Kosmos" Bir Reha Erdem yapıtı. Sanatsal yönü kuvvetli, olay örgüsü gayet başarılı oluşturulmuş filmin tüm sahneleri Kars sokaklarında geçiyor. Bu şehri yakından tanımamı sağlıyor. Keşfedilecek çok yön olduğunun heyecanına kapılıyorum. Film sahneleri aklımın bir köşesine kazınırken, kendimi orada hayal ediyorum ve geri sayım içerisinde kayboluyorum. (Hala izlemeyenleriniz var ise ne demek istediğimi daha iyi anlayabilmek için, bu filmi mutlaka izlemenizi salık veriyorum.) Bu film o kuru, sıkıcı, Kars şöyle bir yer, böyle bir yer diye tavsiyelerde bulunan tipik blog sitelerinden sıyrılmamı sağlıyor. Derinlemesine düşünebilmem için bir fırsat penceresi açıyor. Bir gezinin başlangıç rotasında mutluluk pınarı oluşturuyor. Uzaklar yakınıma geldikçe akıp giden zaman içerisinde hayaller kurmaya başlıyorum.
***
Kaşgarlı Mahmut'un eserinde Kars'ı "deve veya koyun yününden yapılan elbise veya karsak derisinden güzel kürk yapılan bir hayvan, bozkır tilkisi" olarak tanımlaması, ayrıca halis muhlis Türk ismi olarak yer alan nadir şehirlerimizden olması, gravyer peyniri ve eski kaşarları, kaz ciğeri, çıldır gölü, kafkas yöresine özgü oyunları, aşık atışmaları, ani harabeleri, Allahu Ekber dağlarında yatan şehitlerimiz araştırmaların genelinde karşıma çıkan ilk şeyler oluyor. Haliyle hepsini not alıyor ve gidilecek yerler listesine koyuyorum. Bu genel bilgiler sonrasında ayrıntılı olarak araştırmalarıma devam ediyordum.. Derken,
***
Zaman gelip de yolculuk için çattığında içimdeki heyecan biraz da tedirginliğe doğru evriliyordu. Tek başımaydım ve ülkenin bir ucuna gidecektim. Saatlerce yolculuk yapacak ve ne olacağını asla kestiremeyecektim. Anın getirdikleri ile yetinebilecektim sadece.. Sıkılacak mıydım? Başıma bir iş gelecek miydi? Nasıl insanlarla karşılaşacaktım. Sorular soruları peşi sıra getiriyordu. En sonunda tüm bunlardan kurtulmak için düşünmemeye karar veriyor ve Kosmos film sahnelerini aklıma getiriyordum. Bulacağım çok şey olduğunu biliyordum ve yalnızca bunu hayal etmeye çalışıyordum. Keyfim de çoktan yerine gelmeye başlamıştı zaten.
***
Yola çıkmadan evvel yıllardır uğrak yerim olan sahaf'tan bana eşlik etsinler diye kitaplar alıyorum. Derken,
***
İzmir'den otobüsle 7 saat süren yolculuğun ardından sabahın erken saatlerinde Ankara'ya varıyorum. Bu ilk durakta Başkent sokaklarına karışarak tek başınalığın getirdiği tedirginliği dağıtmak istiyorum. Hiç bir şeyin sanıldığı gibi olmadığını deneyimleyebilmek için.. Önce bir kaç şey atıştırıp, karnımı güzelce doyuruyorum. Buz gibi su alıyor sıcaklığı bastırmaya çalışıyorum. Şapkamı giydiğim gibi, telefonumdan müzikler açıyorum. Başlıyorum yürümeye, karanfil, konur sokaktan... Akşam 18.00'a kadar vaktim var ne de olsa. Bu da demek oluyor ki, yaklaşık 10 saatim var. İnsanların arasına karıştıkça, zamanı da düşünmüyorsun zaten. Sokaklar ve caddeler boyu yürürken, yıllar önce ilk kez geldiğim Ankara hatırıma geliyor. Ankara Üniversitesi - Siyasal Bilgileri kazanmak için yanıp tutuştuğum yıllar.. O zamanlarda da, Tandoğan'a çıkmıştım. Şimdi o ilk zamanlarda ki gelişimin ardından, bugüne yüzümde bir tebessümün oluştuğunu fark ediyordum.. Her ne kadar bu sokakları tek başıma arşınlamış olsam da tekrar geçtiğim güzergahlar uzaktan bir tanıdık yüz gibi geliyordu bana.. O uzaklığa yabancılık çekmiyordum ama yakınlaştıkça, hissediyordum değişenleri, farklılaşanları.. Derken,

Tren saati yaklaşıyordu. Garipsediğim bir boşluk hissinde. Yolculuğa işte şimdi başlayacaktım. Biletimi, çantamı, cüzdanımı, kimliğimi kontrol ediyorum. Saat 17.00 civarı yer Ankara garı. İnsanlar yavaştan gar'a gelmişler. Anlaşılıyordu. Kimisi, Sivas'a, kimisi Erzurum'a, kimisi de Yozgat'a gidiyordu. Hepimiz de aynı yolun yolcusuyduk en nihayetinde. Anadolu'nun dört bir köşesinden insanın olduğu bir holde içimde ki heyecan tavan yapmıştı. Sanırım en keyifli anlardan birindeydim. Ve ilk tanışıklığım. Sivaslı tesisatçı Hakan oluyor. Hiç bir şey dememiş olmama rağmen yöresinin şivesiyle geçmiş tren anılarını anlatıyordu. İtiraf etmek gerekir ki, oldukça da komikti. Telefonumun sarjı bitiyordu fark etti ve hemen kablosunu çıkartıp yardımcı olmaya çalıştı. Tabi bir yandan da susmayan şivesiyle anlatıyor da anlatıyordu. O anlattıkça içimde ki tedirginliğin dağıldığını fark etmiştim. Dakika bir gol bir misali gayet renkli sahneleri yaşıyordum.
Tesisatçı Hakan tam 17.00'dan 17.45'e dek hiç susmadı. Ben neredeyse konuşmadım. Neyse ki, bir başka Yozgatlı Memduh amca  sarj için geldi de, Hakan'dan rica ederken, ben de kaçamak yapma fırsatını yakaladım.  Gideceğim güzergaha göz gezdirdim. Kırıkkale- Kayseri-Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars. Her biri birbirinden farklı 6 şehir. 24 saat sürecek macera. Aklıma daki, Kar romanı, Kosmos filmi... Araştırıp not aldıklarım. Sırt çantamda ki kitaplarım ve bembeyaz sayfalarıyla yazmamı bekleyen defterim. Gözümün ucundalar hepsi. Yaklaşan vakti bekliyor.
***
Tren rayları yenileme çalışması olduğu için yolculuk Ankara'dan başlamayıp, Kırıkkale yakınlarında Irmak istasyonundan başlayacak. TCDD otobüsleri ile aktarılıyoruz. İçimde bir burukluk oluşuyor o an trene binişimizi 1 saat daha ertelediğimiz için.  Ama her geçen saniye yine de heyecanımı artırmaya yetiyordu. İçim içime sığmıyordu. Bir otobüs dolusu insanla aynı yöne gideceğiz. Tanımadığım ve daha önce hiç görmediklerimle. O sırada Brain ile tanışıyoruz. Dakika bir gol iki. İrlandalı. Tesadüf eseri yan yana gelmiştik. Tek misin? diye soruyorum. Ya sen diyor soruya soruyla karşılık vererek? tek'im diyorum sorusuna cevaben. Sonra başlıyoruz sohbete. Dünya gündeminden, Gezi rotalarına, İnsanlığa dair pek çok şeyi konuşuyoruz. İçimde yalnızlığın getirdiği tedirginliğin zerresi kalmıyor artık. Bu işten keyif almaya başlıyorum. Yolculuğun ilginç hikayelerle başladığının farkındaydım. Sivaslı tesisatçı Hakan, Yozgatlı Memduh, İrlandalı Brain ile birlikte...
Irmak'a ulaştığımız da trenimiz de hazırlıklarını yapıyordu. Kısa bir mola içerisindeydik. Henüz trene adım atmamıştık. Brain'ın yabancı olduğunu gören amcalar ve teyzeler, gülerek sarışın da oluşunun getirdiğiyle Rus mu diye soruyorlardı. Brain tüm bu sanılara gülerek cevap veriyordu.
***
Ve yolculuk saati geldiğinde kapılar açılıyor. İnsanlar tipik Anadolu refleksiyle kapılara doğru yığılıyor. Küçük bir karmaşanın ardından kompartımanıma doğru gelebiliyorum. Memurlar gayet güler yüzlü sağolsunlar yardımcı da oluyorlar. Kompartımanımı bulduğumda çantamı koyuyorum. Tren kalkmadan bir kaç fotoğraf çekmeliydim. İçim içime sığmıyor demiştim ya işte komple başım dertteydi artık. Bu sığamamayla napacaktım bilmiyordum.
Bir kaç kare yakaladıktan hemen sonra, trenin kalkış komutu veriliyor. Düdükler çalınıyor.. İstasyondan el sallayanları karşılıksız bırakmıyorum ben de sallıyorum. Ve Kars'a doğru yola koyuluyorum...




9 Ağustos 2017 Çarşamba

Sıradanlıktan sıyrılmak

Her gün insan kalabalığıyla dolu şehirlerin kaotik ortamında yitip giderken; sıradanlaşan ve birbirine benzeyen yaşamlarımızla farkında olmadan kendi benliğimizi de unutup gidiyoruz. Bu duruma zamanla alışıyor ve tepkisiz birer kitle topluluğuna selamla modern bireyler sürüsünü oluşturuyoruz. Doğaldır ki, ben kimim ? diye sormuyor., sonra da ne yapacağımızı? bilmiyor hale geliyoruz. Zaten kaos içerisinde yaşadığımız gerçekliği tüm çıplaklığıyla karşımızda dururken, bir de kendi benliğimizi unutup ona yabancılaştığımız da işin içerisinden toptan çıkamıyoruz.  Şehirler, insanlar,kültürler..hem tanıdık.. hem de yabancı.. geliyor. Anlayamıyorsunuz. Tadı tuzu olmayan bir yemek gibi. 
***
Bu durumdan sıyrılmak için insan ne yapabilir diye düşünüyorum. Bol bol okuyor ve üzerine araştırma yapıyorum. Mümkünse de yazmaya çalışıyorum. Bulduklarımı paylaşmak ve paylaştıklarımı zenginleştirebilmek için. Aklıma en uygun gelen düşünce yola çıkmak oluyor. Sırt çantamı alıp, rotası bile belli olmayan uzaklara doğru. Kitaplarımı yanımdan asla eksik etmeden. 
***
İnsanın kendini tanıması, çantasını sırtlandığı anda başlıyor biraz da. Rotayı zamana ve şartlara göre belirliyorsun. Seçimlerinde  alabildiğine özgürsün. Nereye gitmek istersen bir sonraki durağın orası oluyor. Karşına çıkanlarla yaşamı paylaşıyor ve koyu sohbetlere dalıyorsun. Ben kimim? diye sorgularken bir de karşılaştığın benliklerden ilham alıyorsun. En az senin kadar sorguladıkları için..
***
Gördüklerin, tanık oldukların ve yaşamına harmanladıkların seni çoğaltırken, benliğinin zenginleştiğini hissediyorsun ve ben kimim? sorusunu daha anlamlı sormaya başlıyorsun. Rotasız uzaklıklar benliğine yakınlaştıkça, anlam arayışına heyecan karışıyor böylece. Hayaller peşi sıra geliyor. Yaşamanın sıradanlıktan ve birbirine benzeyen sıkıcılığından sıyrılıp yavaş yavaş zevk almaya başladığını görüyorsun.
***
Bu yazı.. Tek başıma İzmir'den çıkıp, Kars'a dek gittiğim yolculuğun öncesinin yazısıdır.











27 Temmuz 2017 Perşembe

İnsanlık halleri

Hayat uzun bir yolculuk.. ucu bucağı belli olmayan; neyin, nereden ve nasıl geleceği bilinmeyen. Muamma derecesinde. Sırf bu yüzden bilinmezler arasında kaybolur insan. Arar. Durmadan. İlerler. belki. Bir adım.. bir adım daha.. derken..  adımlar birbirini kovalar. Bazen bilinmezler de heyecan verir. Bilinene doğru seyahat etmek inatçılığından..

Fakat, 

Aradığını bulduğu da şüphelidir insanın. Onca adım sonrası.. Boşa çekilen kürek misali de olabilir. 

İnsanlık halleri ne de olsa.. Yüzyıllardır sürüp gidiyor.. Evrim aşamaları, toplum dönüşümleri.. insanlığı dört bir yana savuruyor. 

Yine de arayış devam ederken,  dünya her gün yeniden dönmeye devam ediyor. Belki de arayış yolculuğunun en keyifli tarafı burada.. Yaşamak için yeni bir neden daha buluyorsun. Anlamlandırmaya çalışıyorsun. Bunun için mücadele veriyor ve kendini gerçekleştiriyorsun. 

Biliyorsun ki, bu yolculuğun devamında ne ilk ne de sonsun. yalnızca bir parçasın. Denizde kum, ormanda ağaç misali.. Uzunluğun derinliği bazen korkutur gibi olsa da üzerine üzerine yürüdükçe, korkunun sanıldığı gibi olmadığını keşfediyorsun. 

Sonra da, yolculuğun kıyılarını bulup içmeye değer noktalarda duraklıyorsun.

Ne zamanı düşünüyorsun ne de mekanı.. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Amacın çarpan etkisi

Procter and Gamble markasını küresel piyasalarda yer alanlar mutlaka biliyorlar. Bir de bu işle ilgilenenler var. Onlar da iyi kötü bir yerlerden duymuş, duyumsamışlardır diye tahmin ediyorum. Ne de olsa yaşamın ta kendisi olmayı başarmış bir markadan bahsediyoruz. (İstatistiklere göre)
***
Küresel bir organizasyonla,  marka vizyonu oluşturmak ve bunu sürdürmek hiç kolay olmadığı gibi ; dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürlere, inançlara, yaşam tarzlarına hitap etmek de takdire şayan bir durum doğrusu.
***
Bunun nasıl başarıldığı, neyin, nasıl planlandığı ve ardında kimlerin olduğu her zaman merak konusu olmuştur. Ki zaten böyle bir markanın yöneticisi ya da çalışanı da her zaman dikkatleri üzerine çekmiştir. 
***
Anlatacak, yazacak çok şeyleri olmuştur. Bir de bu kişiler işlerine bilimsel araştırmalarını da katınca, işin sistematiği açısından önemli çözümler karşımıza çıkmaya başlamaktadır. 
***
Türkiye'de marka yazınının ufkunu geliştirdiğini düşündüğüm Temel Aksoy, blog sayfasında, Procter and Gamble, pazarlama ceo'larından Jim Stengel'ın "GROW" adlı yapıtından bahsetmesiyle ben de düşünmeye başladım. 
***
Stengel, "GROW"da şirketin "bir amacı olursa" bunun sonucunu %400 daha verimli kar olarak geri alır diyor. Yapıtı henüz okumuş değilim. Ancak kitap listeme çoktan aldım bile. Temel Aksoy'da bu işin üzerine eğilince, düşüncelerim daha da derinleşti. 
***
Bir şirketin amacının olması gerçekten de, karlılıklara olumlu yansır mı? önce bunu düşünmek gerek. Sonra bir amacın bu kadar çarpan etkisi yaratabilmesi hangi şartlarda geçerlidir bunu tespit etmek gerek. 
*** 
Tabi amacın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği sorusu da var. Küresel vizyonla hareket edebilmek ve bunu yaşayabilmek de cabası. 
***
Peki bir soru daha, amacı olan bir şirket başarır. Bu sadece şirketler için mi vardır. 
*** 
Jim Stengel olur da Türkiye'ye gelirse soracağım ilk soru. Sizin en büyük amacınız nedir?

22 Haziran 2017 Perşembe

Blogdan haberler

Bu blog için yazdığım yazılar bir yandan birikirken; aklımın kıyısında kalan düşündüklerim de vardı elbet. Gel gelelim bu hep düşündüklerimle kaldı. Harekete bir türlü geçmedi ya da geçemedi. 
***
Oysa düşünceler yaşama geçirilmek için varlar. Yoksa pek de bir önemi yok. Ben de  Vakit kaybetmeden, ne düşünüyorsam onu yapmaya karar verdim. Önemi böylece keşfedeceğim.😉
***
Mesela, gezdiğim yerler hakkında düştüğüm notları, değinmek istediğim noktaları  kısa kısa yazacağım. Yani, bundan böyle bugüne kadar ana sayfa da  hiç kullanmadığım "Gezgin Notları"ndan gezi yazılarımı okuyacaksınız. (Bu arada yazarak ilerleyeceğim ilk uzun yolculuğum Ağustos'ta bekleyin. 😉)
***
Bir de Pazarlamaya dair yaşadıklarımın ve okuduklarımın yalnızca bende kalmasını istemiyorum. Paylaşacak ve tartışacak pek çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Dünya değişiyorken, bu değişimi nerede ve nasıl yakalayacağız sorusuna ortak bir katılımla yanıt aramak gerek. "Pazarlama Notlarım" bundan böyle sizlerinde katılımı olursa daha eğlenceli hale gelecek yani. 
***
Amaç biraz daha hareketlilik ve canlılık getirmek tabi ki. Her düşünceyi sorgularken, bir adım ötesine gidebilmek. Dakika bile kaybetmeden.
***
Şimdilik blogdan haberler bu kadar diyelim. Ne diyelim. Takipte kalın. 











18 Mayıs 2017 Perşembe

İşletmelerin sürekliliği

Bir işletmenin piyasa içerisinde yaşamını sürdürebilmesi için temel koşullardan biri yapmış olduğu faaliyetten kar elde etmesidir. Kar elde etmeyen şirket ne yazık ki, yaşamını sürdürecek bir liman bulamaz ve iflas bayrağını çeker. (doğru) 😉
***
İflas bayrağını çekmemek adına da işletmeler motivasyon ve dürtülerini, kar elde etmek üzerine geliştirirler. Böylece daha fazla satış, daha fazla üretim, daha fazla tüketim, daha fazla, daha fazla fikir döngüsü oluşur. İçinden çıkılamayacak gibi olunursa da rekabet koşulları bahane edilerek, daha fazla döngüsünde aynı sektörlerde, benzer meslekler ister istemez rekabet eder konuma gelirler. 
***
Günümüz rekabet koşullarını değerlendirenler, geçmişe nazaran oldukça zorlu günler yaşadığımızı söylüyorlar. Çünkü alternatif çok, imkanlar gelişmiş ve ortam çeşitliliklere müsait.😉 Piyasaya sunduklarınızın beğeni alması ve kabul görmesi hatta fark edilmesi zaman alıyor. Bunun katlanılması gereken maliyetleri ve bir bedeli var. Gittikçe de tüm bu sıraladıklarımız katlanılamaz hale geliyor. 
***
Buna en iyi örnek, herhangi bir bedele ya da maliyete (işletmecilik açısından) katlanmadan kısa yoldan köşeyi dönmeyi hesap edenler. yani teknolojinin getirdiklerini de fırsat bilerek, rekabet koşullarında "fırsatçı konum" elde etmeye çalışanlar. 😐  Daha fazla satış, daha fazla üretim,  daha fazla kar döngüsünden öteye taşınamayanlar. 
***
Bu kısır döngü içerisinde hiç bir şey üretemeyip ve geliştiremeyip,  yalnızca gördükleri kadar olanlar ve kar etmeye odaklananlar, tabi ki bir takım sorunlu düşünce sistematiğini de beraberinde getiriyor. Kısa yoldan köşeyi dönme hesapları bir yerlerde dönüp dolaşıp trafiğe takılıyor. Çözüm yollarını da kapatıyor. 
*** 
Unutulmaması gereken artık işletmelerin sürdürülebilir olma ölçütü yalnızca kar elde etmek değildir. Kendini var eden bir amaç ve bunun için dişini tırnağına takmış bir hedef gereklidir. Sırf bu doğrultularda teknolojinin getirdikleriyle de karşılıklı etkileşimin ortak bir payda da buluşturulmasıdır. 
***
Daha fazla kar - satış - üretim asla değil. Bu döngüden sıyrılmayı başaran özgün işletmeler zaten günümüzün benzersiz markaları olarak karşımızda duruyorlar. 

4 Mayıs 2017 Perşembe

Önümüz yaz

Yaz geldi gelecek derken, güneş yüzünü gösterdi ama çok geçmeden ardını bulutlara bıraktı. Yurdun çeşitli noktalarından sağanak yağış haberleri geliyor. Hatta çoğunda sel olduğu söyleniyor. Biz de buralar da hava durumu tahminlerini beklerken; gündüz sıcaklığına karşılık akşam soğukluğunda kendimize bir konum edinmeye çalışıyoruz. 
***
Son yılların iklim koşulları uzun zamandır; yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım günümüz koşullarından pek de farklı değil. Hava bir gün sıcak, bir gün soğuk. Doğaldır ki, insan ne giyeceğini, ne yapacağını şaşırıyor. Tam bir kararsızlık hali.
***
Bu kararsızlık hali aynı zamanda günümüz insan ilişkilerinde de oldukça belirgin. 
***
Herhangi bir konuya odaklanmayı çeşitli noktalara dağıttığı gibi; insana içinden çıkılamaz bir huzursuzluk da veriyor. Önü görülmez ve bir adım ötesine gidilemeyecek bir korku hali salıyor. Böylece her defasında yeniden denemekten yorulan ve sonunda pes eden bireylerin "öğrenilmiş çaresizlik" kıskacının çoğalmasına sebep oluyor. 
***
Oysa, insan bir gözünü açacak olsa, onca olumsuz şart ve koşullara, bir sıcak bir soğuk kararsızlığına ve odaklanamama huzursuzluğuna rağmen; güneş hala yüzünü gösterebiliyor ve gökyüzünden insan uygarlığına göz kırpabiliyor. Çiçekler bahar tadını alıp doğaya rengarenk cümbüş saçabiliyor ve insanların bir arada yaşayabildiği bir yer yüzünün cennet tablosunu tasvir ettirebiliyor. 
***
Odak noktasını kararlıkla sürdürebilenlere, sıcak mıydı soğuk muydu ikileminden sıyrılabilenlere bol güneşli günlerin keyfini çıkarmasını diliyoruz. Önümüz yaz. 😉